Kan ve Gözyaşı Sağnağında Bir Bayram Hasbihali - HÜSEYİN OKÇU

Kan ve Gözyaşı Sağnağında Bir Bayram Hasbihali - HÜSEYİN OKÇU

Narinkale gazetesi

İnsan hakları aktivisti Yazar Hacı Hüseyin Okçu'nun Kaleminden;

Kusura bakmayın, sizin gibi ben de çok dertliyim; biraz kafanızı şişireceğim.

Gazze’de aylarca İsrailli iki yüz küsur rehine için türlü yalanlarla ve iftiralarla bir sürü tezvirat yapıldı; ama Gazze’de onlarca senedir rehin tutulan iki milyon küsur Gazzelinin durumu (istisnalar hariç) kimsenin umurunda olmadı.

Herkes; gasp edilmiş hakları için direnen Hamas’ın dağıtılmasını istedi ama kimse hakları gasp eden İsrail Parlamentosu’nun, Mossad’ın veya İsrail ordusunun dağıtılmasından söz etmedi.

Nükleer bombaları elinde bulunduran Amerika, nükleer bombası olmayan İran’ı nükleer tehdit görüp cezalandırmaya kalkışıyor.

Nükleer sicili bozuk Amerika, pişmanlık duymadan yaptığına sahip çıkarken ve elindeki nükleer gücü katbekat fazlalaştırıp insanlığın başına daha büyük bela olurken, İran’ın olmayan nükleer gücünden insanlığı kurtarmaya çalışıyor.

İsrail’in nükleer gücünü az sayıdaki vicdanlı yöneticiler ve direnenler hariç, hiç kimse ne tartışıyor ne de tehdit görüyor.

İran’ın İsrail’e zarar verme olasılığı yasak, ama İsrail’in Ortadoğu’ya, hatta dünyaya zarar verme eylemleri serbest.

İran; İsrail’e uzanan füze menziline asla çıkamaz ama İsrail bütün menzillerden muaftır.

İran’ın nükleer gücü olsaydı bunlar böyle pervasız olmazdı, İsrail ve Amerika nükleer tehdit savurmazdı.

İsrail’in nükleer gücü bulunmasaydı, bu kadar şımarık ve üsttenci olmazdı.

Korunmak için parayı Körfez ülkeleri veriyor. Ama bu parayı verenlerden esirgenen korunma, bedavaya İsrail’e sağlanıyor.

Trump tek ayak üstünde elli yalan söylüyor.

Trump’ın dünyanın başına ördüğü kaba saba çorapların alasını ve şeytanîsini Netanyahu, Trump’ı kullanarak İslam dünyasında yapıyor.

Bize önce gülücükler ve öpücükler dağıtıyorlar, sonra karnımızdan hançerliyorlar.

Bizi sıraya dizmişler resmen; eleye eleye canımıza okuyorlar.

Amerika İran’a kurşun, Şara’ya parfüm sıkıyor.

İran’dan sonra Suriye’ye ve dolayısıyla Türkiye’ye çöreklenmek için.

Halkı Müslüman olan ülkelerin kahir ekseriyetinin yöneticileri emperyalistlerin valileri gibi davranıyor.

Hemen hemen bütün yöneticiler sinmiş, ödleri patlıyor.

Zihnen ve fiilen işgale uğramış ama özgür ve egemen zannedilen İslam topraklarının her tarafında Amerikan üsleri kayıtsız şartsız konuşlanmış durumda.

Amerikan üslerine yapılan meşru saldırılar kınanırken, Müslümanlara kan kusturan bu üslerin varlığını kimse tartışmıyor, sorgulamıyor.

Körfez ülkelerindeki üslere yapılan saldırılar hakkında net bir bilgiye sahip olmadığımız için kafamız karışıyor. Tarafların açıklamaları çelişkili. İşin Arap-Fars, Şii-Sünni savaşına dönmesinden korkar olduk.

Bilgi kirliliği ve tarafgir açıklamalar, kırpılarak dizayn edilen videolar ve demeçler; yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermede çok mahir.

Hamas lideri merhum şehit İsmail Haniye, Kasım Süleymani’nin cenazesine katılıp ona şehit derken, bazı yerlerde katil öldürüldü diye sevinçten şekerler dağıtılmıştı.

Normalde hakkında doğru bilgi sahibi olunmayan konularda susulması gerekir.

Ne yazık ki işin hakikati nedir, kimse merak edip ardını araştırmıyor; doğrulanmış bilgiyle kimse hareket etmiyor, herkes sağlıksız bilgiyle, sloganlarla hüküm verip propagandist tarafgirlikler sergiliyor.

Hamas’ın direnişini “Araplar topraklarını Yahudilere sattılar” propagandası ile anlamsızlaştıranlar, İran’ın direnişini mezhebiyle gözden düşürmeye çalışıyorlar.

“Osmanlılar döneminde Araplar bizi arkadan hançerledi” söylemi fail değiştirdi; yerini “Osmanlı gavur ile savaşırken İran bizi arkadan hançerledi” söylemine bıraktı.

Müslümanları bir arada tutacak dev gibi ortak noktalar varken, ihtilaflı konular kaşınmaya başlandı. Allah’ın emri olan hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılma görevi, yerini şeytanın fısıltılarına dayalı tefrikaya bırakmış.

Halbuki akıllı olsak bu acılı günlerden mükemmel bir ders çıkarırız. Allah bir bakıma bize bir fırsat sunuyor: “Hepiniz iyi niyetle ve eski tortularınızdan kurtularak birlik yolunda adam gibi adımlar atın ve bu sayede bu felaketten kurtulun” diyor.

Belki bu nerede yazılı diyen olur. Hani Kur’an “oku” diyor ya; oku kitap oku, yazılan bir yazıyı oku değil; gerçeği oku, olayları oku, hayatı oku, durumu oku olayıdır benim için.

Zor zamanlarda, zorbaların zulmüne uğramış zordaki insanların kusurlarını konuşmak hakkaniyet değil, fitnedir.

Elbette ki azim kusurlar işleyenlere hesap sorulmalıdır. Herkes yapıp ettiklerini ortaya döküp muhasebesini yapmalıdır. Belki de bunu başarırsak, bağırsaklarımızı temizlediğimiz için ümmet birliğini tesis etmede çok önemli bir adım atmış olacağız. Muhtemelen bu da hadis literatürümüzdeki büyük cihat olur.

Ama Haçlıların üzerimize çöreklendiği bir zamanda, Siyonizmin olanca şımarıklığıyla her tarafta kanımızı döktüğü bir zeminde, en azından dilimize dikkat etmemiz gerekiyor. Dilimize dikkat etmeden ulu orta konuşmak bizi bir yere götürmez.

Aslında tarihî tecrübemiz aramızdaki çekişmelere son vermede bize böyle bir imkânı fazlasıyla sunmaktadır. Ficar savaşlarındaki 15-20 yaşlarındaki genç Muhammed’in (sav) ortaya koyduğu tutum son derece aydınlatıcı ve değerlidir.

O savaş alanlarına gitti, bizzat savaşmadı, kimseyi öldürmedi, elini kana bulamadı; gözlem yaptı, adaletsizlikleri ve haksızlıkları gördü, barış anlaşmalarını destekledi ve barıştan sonra kurulan Hılfu’l-Fudul’a üye olup burada çok aktif rol oynadı.

Biliyorsunuz Ficar savaşları haram aylarda işlenen bir cinayet sebebiyle başlamıştı. Bu cinayet onur meselesi yapılmış ve bir kabile kültürüne dönüştürülerek büyük bir intikam söylemi oluşmuştu. Bu durum kabileleri onyıllarca süren kördüğümün içine sürüklemişti.

Her fırsat bulan intikama başvurmuştu. Kin ve nefret söylemi zihinleri iğfal etmişti. Sonuçta kimse fayda görmemiş, herkes büyük zarara uğramıştı. Tıpkı ümmetin çekişmelerden gördüğü zararlar gibi.

Ama bu çekişmelerden çok yıpranan muhatap kabileler akıllarını başlarına almış, barış yolunu tercih etmişti. Bu tercihe göre savaşlar durduruldu, zararlar tazmin edildi, toplumsal ders çıkarıldı ve Hz. Peygamber’in de aralarında olduğu “Erdemliler İttifakı” gibi önemli bir üst kurul oluşturuldu.

Ümmet bu tarihî tecrübeden neden istifade etmesin ki?

Kant’ın “kategorik imperatif” ilkesiyle bile yaklaşsak, durum büyük ölçüde çözülür aslında.

En büyük eksiklerimizden biri olan ahlaki bakış ve ahlaki tutum devreye girmediğinden, adalet kayboluyor ve bir topluluğa olan kinimiz bizi abartılı adaletsizliğe sevk ediyor.

İmanın şartı olmaması gereken tarihî, siyasî ve fıkhî meseleler, itikadın temel umdeleri oluyor.

Kimse “tarihteki yanlışları ibret alıp tekrar etmeyelim” demiyor; herkes “tarihteki yanlışları o yaptı, bir daha yapar” diyor.

Romantik tarihçilik zihinlere pelesenk olmuş.

Tipik bir “geçmişte bize ihanet ettiler, bizi arkadan hançerlediler” söylemi.

Kimse “biz de biraz haksızlık ettik, zulüm ettik, kan döktük, yanlışlara düştük” demiyor, diyemiyor.

Psikolojideki patolojik durumu ideolojiye dönüştürmüşüz. Hep başkası suçlu, bizde hiç kusur yok patolojisi.

Cumhurbaşkanının dediği gibi her tarafta mezhep tartışmaları köpürtülüyor.

Herkes kendi mezhebinin, kendi ulusunun ve kendi devletinin fanatiği olmuş.

Dinini parça parça bölmüş veya bölünmesine ortak olmuş bir ümmetten ne çıkar?

Taşlar bağlanmış, köpekler salıverilmiş.

Hazin, çok hazin.

Tarihçi İbnü’l-Esir Moğol felaketi zamanında yaşamıştı. Tarihini yazarken “Bu felaketi yazmaktan yıllarca kaçındım. Keşke annem beni doğurmasaydı, keşke bundan önce ölseydim de bunu yazmak zorunda kalmasaydım.” demişti.

Bazen insan o psikolojiye giriyor: “Keşke anamız bizi doğurmasaydı da bu acı günlere şahit olmasaydık.” diye.

Ama yine tarihe baktığımız zaman görüyoruz ki İslam coğrafyasında ne Moğol kaldı ne istilası. Tarih düz bir çizgi değil, spiraldir. Kur’an’da “Biz o günleri insanlar arasında döndürüp dururuz” ayeti var.

Moğol istilası bittiği gibi Amerikan zorbalığı ve siyonist barbarlık da geçecek inşallah.

Ve yine çevremize baktığımız zaman bize moral veren, içimizden geçeni sergileyen, emperyalizme direnen Müslümanlar var.

Bir bakıma büyük umudumuz; az da olsa aramızda bu paradoksun farkında olan duyarlı ve şuurlu Müslümanların bulunması.

Biliyoruz ki acısı olmayan insandan kaliteli insan çıkmaz.

Zihnen ve bedenen konfora dalmış, sıkıntıyla karşılaşmamış insanlar erdemli duruşlar sergileyemezler.

Şükür ki zamanımızda ve aramızda az da olsa böyle kaliteli insanlar var.

Mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin mevcudiyeti ümitvar olmamızı sağlıyor.

Ölümden korkmayanların meydan okuyuşu bizi ye’se düşmekten alıkoyuyor.

Varlar ama azlar…

Tevhid mücadelesinin bize öğrettiği gerçek şudur:

Az olmak önemli değil, var olmak çok önemli.

Tarihimizin en hüzünlü bayramlarından biri olan bu bayramınızı buruk bir kalple tebrik ediyorum.